Her taşını elleriyle döşeyip yaptığı "Kıynaşık Fırın"ında, atalık unlardan kendi müdavimlerini yaratan geleneksel ekşi maya ekmekler pişiriyor.

"Bekle kar altında kalan buğday tanesi
Yine onun sularıyla yeşereceksin
Gözyaşların çare değil, ağlama, büyü
Başını dik tutabilirsen boy vereceksin
Her yanında allı morlu
Güller açar türlü türlü
Bu fırtına dünden belli
Baş edeceksin
Korku kar eylemez bir kez yola düşene
Sen bir aşkın içindesin yaşayacaksın
Dört yanını börtü böcek sarsa ne çıkar
Toprağa sıkı sarıl boy vereceksin
Her yanında allı morlu
Güller açar türlü türlü
Bu fırtına dünden belli
Baş edeceksin"
‘Bekle Buğday Tanesi’ - İbrahim Karaca
Müge Göksoy... Kendisini ilk tanıdığımdan beri hikayesini sizlere aktarmak istediğim çok özel, çok güzel bir kadın. Konuşmaya başladığınız anda, zerafetinin ve sağlam duruşunun etki alanına gönüllü olarak girdiğiniz o güçlü kadınlardan…
Bizi tanıştıran öncelikle ekmeklerinin o mis gibi kokusuydu elbet... Sonrasında ekmeklerinden ağzıma attığım o ilk lokma, “Ben daha önce ekmek yememişim” dedirten o lezzet ve tokluk hissi… Her şeyin, her değerin içinin boşaltıldığı bu dünyada, makineleşmiş, içi hava dolu, ne kadar yeseniz de doyurmayan sözde ekmeklerden sonra hazine bulmuş gibi olduğum, atalık unlardan, soğuk ve uzun fermantasyonla ürettiği ekşi mayalı gerçek ekmekleri yemekten aldığım o müthiş zevk…
Üretimlerinin müdavimlerinden biri olarak ben de onu pek çok kişi gibi, ekmeklerini pişirdiği "Kıynaşık Fırın"ını bile kendi inşa etmiş çok marifetli bir ekmekçi olarak tanıdım. Meğer o, aynı zamanda, bu yazının girişinde yer alan türkünün sözlerindeki o “buğday tanesi"ymiş. Hayatın tatsız süprizleri tıpkı zamansız yağan bir kar gibi üzerini örttüğünde, gözyaşlarına değil, azmine tutunmuş, başını dik tutmayı başarmış ve boy vermiş…
Fırtınalara direnmiş, başını dik tutan o kıymetli “Buğday Tanesi”, çok sevgili Müge Göksoy, büyük bir nezaket göstererek bana hikayesini anlattı. Bende sizlere seve seve, büyük bir onur duyarak aktarayım; şu an karlar altında direnen başka “buğday taneleri”ne ilham olsun...
Direnin kızlar, önümüz bahar !
Sohbete en temel soruyla başlayalım, Müge Göksoy kimdir?

İzmir Karşıyaka doğumluyum. Evli ve iki çocuk annesiyim. Bundan yirmibeş yıl önce Bostanlı’dan taşınıp, Urla’ya yerleştik. Artık Urlalı sayılır mıyım? Sanmıyorum, çünkü hiçbir Karşıyakalı kendisini Karşıyaka harici bir yere sığıştıramaz. Enteresan ama böyle gerçekten... Şimdi ekmekçiyim.
Benim hikayem hayatımın neredeyse 180 derece değişmesiyle başladı. Daha önce maddi olarak oldukça rahat, üst gelir seviyesinde kazançlarımız olan bir hayatımız vardı. Çocuklarımın doğduklarından beri birlikte oldukları, "Cici Anne" dedikleri bir yatılı yardımcım, kendime ait aracım, üyesi olduğum çeşitli dernekler gibi gibi…
Derken bir gün, bundan tam on altı yıl önce iflas ettik. İşyerimizden sadece ceketlerimizi alıp çıktık. Hani attan inip eşeğe binmek diye bir söz vardır ya... Biz eşeğe binmedik, attan düştük ve yaya kaldık.
Bu süreci nasıl yaşadınız?
Eşimle bir karar aldık; "Sen böyle yapmasaydın, ben öyle demedim mi, şu olsaydı, bu olmazdı" tarzı birbirimizi suçlayıcı konuşmalar yapmayacaktık. Madden bittiğimiz gibi, manevi olarakta biteriz, birlikteliğimize zarar gelir dedik. Ve bu konuyu hiç konuşmadık. Kimsenin de konuşmaması için, kendimi korumak adına yakın çevremle de ilişkilerimi minimum seviyeye indirdim.
Ve sonunda depresyona girdim. Oturduğum koltukta, yerimden hiç kalmadan saatlerce duvara bakıyordum.
Bu süreçte “Kıynaşık Fırın” nasıl doğdu ?
Bir gün ıspanaklı kapalı pide yaptırmak için hazırladığım içi pideciye götürdüm. Artık dışarıdan iç malzemesi kabul etmediklerini söyledi. Ama siz eski müşterimizsiniz son kez yapalım dedikleri anda sinirlendim ve eve geri döndüm. Ve o an taş fırın yapmaya karar verdim. Kötü komşu ev sahibi yapar misali...

Aslında sonradan düşündüğümde de, "İyi olmuş, koltuğa çakılı kalıp, boş boş bakmaktan kurtulmama neden olmuş" demiştim.
Fırınla ilgili teknik araştırmalarım birkaç ay sürdü. Teoride nasıl yapılacağını öğrenmiştim. Hani başlasam en fazla bir haftada bitiriverecekmişim gibi zannettim. Ama yapımı tam iki ay sürdü. Etimle, tırnağımla milim milim işledim, Benim için terapi gibiydi. Dağ bayır dolaşıp taşlarını topladım, taban izolasyonu için cam şişe biriktirdim, oluklu mukavvadan kubbesinin şablonunu yaptım. Dış izolasyonu için taş yünleri, samanlı çamurlu sıvalar. Böyle bir fırının ısı ayarını bilmediğim için alt ve üst termometrelerin yerleştirilmesi. Derken rahatsızlandım, ameliyat olmam gerekiyordu. Ameliyat sonrasında da en az altı ay ağırlık kaldırmam yasaktı. Bunun üzerine fırını bitirmek için hızlandım, geceleri de spot ışık yakarak çalışmayı sürdürdüm. Kendimce totem yaptım; ameliyat tarihine kadar bitirirsem, operasyon iyi geçecek diyordum...
Burada hemen, herkesin merak ettiği o soruyu sormam gerek ;) "Kıynaşık" ne demek?

Fırını inşa ederken son aşama fırının kapağıydı. Ufak bir ölçü hatası yapmışım, tam kapanmadı, kıynaşık kaldı. Işık huzmesi girecek kadar...
Rahmetli nenem, anneannem kullanırdı kıynaşık kelimesini; "Kapıyı tam kapama, kıynaşık bırak" derlerdi. Kapı ve pencereler için söylerlerdi. "Olsun..." dedim, "Olsun... Senin adın 'Kıynaşık Fırın' olsun."
"Kıynaşık Fırın"ım benim depresyon ilacım, hayatıma bambaşka bir yön veren gurur abidem. İçinde kapalı açık pideler, lahmacunlar ve ekmekler yapmaya başladım. Tabii ki dilini anlamam, öğrenmem kolay olmadı. İlk başlarda kömür ve is yumağı olmuş ya da kurumuş taş olmuş hamurlar silsilesiyle uğraştım durdum. Sonra çevreye güzel kokular yayılmaya başladı. Pişen ekmeklerden komşularıma da hediye ediyordum. Bir komşum “ Müge satsana bunları, çok güzel yapıyorsun “ dediğinde, olur mu hiç öyle şey, ne satması dedim. O ısrar etti, ben ısrarla kabul etmedim.
Benim ekmekçi olmamın nedeni ise yoğurt. Evet, bildiğimiz yoğurt. Hayatta en sevdiğim yiyecektir; onsuz bir sofra, öğün düşünemem. Çocuklarım da bana benzemiş, yoğurt denizinde yüzeriz tabiri caizse. Günde bir buçuk, iki kilo yeriz...
Maddi sıkıntılarımız yoğurdu da vurunca ve haftalık bir tüketim kotası gelince benim kırmızı çizgim aşılmış oldu. Ve “Müge, bu ekmekleri satsana“ cümlesi sürekli kafamın içinde gezmeye başladı. Nasıl yapardım, nerede satardım, satabilir miydim?!
Daha önceleri Urla Eski Tamirhane Binası Kadın Üretici Pazarını duymuştum. Gittim, gezdim baktım ki senin benim gibi bir yığın kadın. Başvuru şartlarını öğrendim. Bu arada son ana kadar düşüncelerimden, eşim dahil hiç kimseye bahsetmedim. Olur da vazgeçerim, başaramam korkusuyla... Eşime ilk kez söylediğimde bana “ böyle bir şey zor ve herkes ekmek yapabilir, düşündüğün gibi para kazanamazsın “ demişti.

Ama benim ekmeklerim farklı olacaktı; temiz atalık unlar, her çeşit ekmeğin mayası kendi unundan, soğuk ve uzun fermantasyon, hiçbir şekilde makine kullanmadan, tamamen el üretimi ve "Kıynaşık Fırın"da pişen ekmekler.
Açıkçası dürüst üretici ve temiz un konusunda ablama güveniyordum. Kendisi mesleki açıdan oldukça tanınmış bir Ziraat Mühendisi (Mine Pakkaner). Sayesinde Türkiye’nin dört bir yanından, nokta atışı tertemiz atalık unlara, kargo aracılığıyla ulaştım. Tam beş ayrı çeşit ekşi mayam oluştu.
Ve bundan on dört yıl önce, 24 Aralık tarihinde, altı adet Kara Kılçık ekmeğiyle Urla Eski Tamirhane Kadın Üretici Pazarında ilk kez tezgahımı açtım. O günün bitiminde üç ekmekle eve geri döndüm. Bir çok açıdan üzgündüm. Ekmeklerin satışının tahmin ettiğim gibi olamayabileceği, iç dünyamda tam olarak törpüleyemediğim bazı egolarım gibi. Açıkçası, hayatın getirdiği bazı şeyleri sindirmem çok kolay olmadı. Bütün bunlara rağmen direndim, yılmadım.
Bir karar aldığımda disiplinli ve inatçı olurum. Bana nasıl davranılmasını istiyorsam, karşımdaki insana öyle davranırım.Yaptığım işteki ciddiyet ve takıntılı derecedeki kuralcılığım karşı tarafta güven oluşturdu. Sordukları her soruya içtenlikle, dürüstçe ve bilinçli bir şekilde cevap verdim. Gittikçe sattığım ekmek sayısı arttı. Her ekmeği elde yaptığım için sipariş üzerine çalışmaya daha ağırlık verdim. Salı günleri akşam fermantasyonu başlatıyordum, Çarşamba bir tam gün hamur yoğurma, Perşembe ve Cuma buzdolabında fermantasyon süreci, Cuma akşamı pişirip, Cumartesi günü Urla Eski Tamirhane Kadın Üretici Pazarında teslimat.
Urla Tamirhane Kadın Üretici Pazarına çok şey borçluyum Kıynaşık Fırın markasının oluşmasına vesile olduğu için... Ama artık Urla Tamirhane Binasında ekmek satışı yapmıyorum ne yazık ki… Çünkü bir zamanlar bütün üretici kadınlar Urla Tamirhane binasından çıkarıldı. Urla Meydanda, açık alanda satış yapmamız zorlanmıştı. Ben açık alanda gıda satışını doğru bulmadığım için, GİZ URLA adında organik zeytinyağı üreticisi Elif Hanımın mekanındayım artık. Sadece Cumartesi günleri…
Altı ekmekle başladığım serüvenime şu an maksimum kapasitem 100 olarak devam ediyorum. 101. ekmeği yapmıyorum çünkü böyle bir şey mümkün değil. Tamamen beden gücüyle çalışıyorum. Aslında iyi ki pideci bana o pideyi yapmamış. İyi ki ben ona sinirlenip kendi fırınımı yapmışım. Her şeyin bir nedeni oldugunu düşünüyorum. Hayatta herkesin başına her türlü şey gelebilir; sağlıkla ilgili, maddi olanaklarla ilgili… Bir tek ölüme çare yok. Bu bilinen bir gerçek. Dediğim gibi benim hayatımı değiştiren kelime "yoğurt" oldu. Yoğurt kotaya bağlanınca, ben ekmekçi oldum.

"Kıynaşık Fırın" için nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz ?
Bugün çok ciddi bir müşteri kitlem var. "Kıynaşık Fırın" adı gerçekten iyi olarak biliniyor. Kıynaşık Fırın, bir marka oldu ve benim bebeğim; sıfırdan her şekilde sıfırdan, en dipten başlayarak yarattım bu markayı. Daha ne kadar bu işi yapabilirim bilmiyorum çünkü bedenen çalışıyorum. Yaşlarımız geriye gitmiyor. Ama bebeğimi, Kıynaşık Fırın markasını ortada bırakmaya hiç niyetim yok. Sanıyorum el verebilirim fakat bu el verme işi de önüme gelen herhangi birisine değil, çocuklarıma vermek olur. Onlar da arzu ederlerse bunu devam ettirebilirler. Ama daha uzun yıllar insanların benden kurtulacağını zannetmiyorum…
Her şey insanlar için… Bir türlü kendini toparlayamayan, umutsuzluk içinde olan kadınlarımız olabilir. Hayatın her türlü zorluğuyla karşılaşmış olabilirler. Benim yaşadıklarım benim için gercekten çok zordu. Hazmetmem uzun süre aldı. Ama dediğim gibi bir anahtar kelime, bir şey, beni kendime getirmeye neden oldu. Umarım sıkıntı yaşayan bütün kadınlar bir şekilde o sıkıntıdan çıkacak motivasyon gücünü ya da itici gücü kendilerinde bulabilirler. Biz kadınlar gerçekten güçlüyüz; buna inanıyorum. Yere düştüğümüzde de bir avuç toprakla kalkmasını biliyoruz. Dolayısıyla, herkese kolaylıklar ve gönlünce, dilediklerince bir ömürleri olmasını diliyorum. Sağolasınız…
Siz sağolun Müge Hanım... Sağolun, varolun. Bugün bizimle bu platformda açık yüreklilikle paylaştığınız bu güzel hikaye, eminim pek çok kadının yüreğinde umut ve sevgiyle mayalanacak, onların kendi ekmeklerini kazanması için cesaret ve ilham kaynağı olacak.
Size ne kadar teşekkür etsek az...
Sizin ve tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadın Emekçiler Günü kutlu olsun.
留言